Berlin Notları: Yarı finaller ve Euroleague’in İki Yüzü 

Euroleague’in iki yüzünü bir arada gördüğümüz, çelişki içeren, ilginç bir yarı final akşamını geride bıraktık. Bu yılki istisnai görünümüne rağmen, Euroleague’in en büyük yapısal sıkıntısı olarak karşımıza çıkan kalite- rekabet uyuşmazlığı( yani yüksek kalite varsa rekabet yok, ya da tam tersi)  son yılların en düşük kalibreli yarı final maçıyla kendisini bir kez daha gösterdi. Sezonun sürprizi Lokomotiv’e karşı, tam da beklendiği gibi, rahat bir zafer kazanan CSKA bile pek de tat vermedi. Maçın heyecan babındaki sönüklüğü daha ilk hücumlarda sinyallerin vermeye başlamıştı. Nando De Colo basit bir turnikeyle CSKA’yı öne geçirirken, Kuban’ı taşıması beklenen Malcolm Delaney sol turnikeye sağ elle yükleniyor ve Vorontsevic’den kolay bir blok yiyordu. İlk saniyelerde belirlenen bu ton, maç boyunca korunacaktı. Son tahlilde, maçı 28 sayıyla tamamlayan Naneo De Colo sadece hücum yükünü çekmedi; belirleyici kırılma anlarında hep doğru kararları veren taraftı. Daha bir takım oyunu görünümündeki Lokomotiv’deyse 25 sayıyla oynayan Delaney, kritik anlarda ya kötü bir şut seçti, ya steps yaptı ya da şut saati dolarken sorumluluğu takım arkadaşlarına bıraktı. Lokomotiv iyi niyetli, saygılı, çalışkan, gayretli bir takımdı; ama CSKA’ya aralarındaki bütçe farkını kapatacak beceride değillerdi, şansları da yoktu. 
Fenerbahçe’yle Laboral Kutxa arasındaki maçsa kesinlikle son yılların en iyi yarı finallerinden biriydi. İki takım arasındaki bütçe farkına rağmen basit ama tempolu oynayıp topu iyi çeviren Basklılar, Fenerbahçe’yi çok büyük bir hezimete uğratmanın kapısından döndüler. Hele hele, Fenerbahçe’nin maça yaptığı fırtına başlangıçtan ve 10-0’ı yakaladıktan sonra bu ayağa kalkış, maçın keyfini bir kat daha artırdı. Darius Adams’ın Steph Curry vari kendine has stiliyle gönderdiği isabetli şutlar bir tarafa, Iannis Bourusis’in kritik anlarda ortaya çıkıp takımı toparlaması, her zaman eleştirilen olmadık üçlüklerini bu kez doğru yerlerde devreye sokması inanılmazdı. Öyle gözüküyor ki neredeyse salonun tamamını domine eden Fenerbahçe taraftarının yarattığı ambians, Laboral Kutxa gibi duygularıyla oynayan ve maça olan motivasyonunun sonuca direkt etki ettiği bir takıma fena halde yaramıştı. İlginç bir şekilde, rakip taraftarın etkisiyle salona yaratılan enerjiyi lehlerine çevirdiler. Fenerbahçe’yse, adeta İspanya’da bir içsaha maçı oynuyormuşçasına rahat ve kendine güvenli gözüken rakibi karşısında bu sezon hiç yapmadığı bir şeyi yaptı ve rakibin tempoyu ayarlamasına izin verdi. Mike James’in, Adams’ın ya da Hanga’nın eline değer her top çok geçmeden potaya gidiyor, Bourusis çemberi içeriden zorlamazsa dışarıdan asist servisine girişiyordu. Böyle bir durumda Fenerbahçe’nin yapması gereken şey önce savunmayı belki bir kurgu değişikliğiyle farklılaştırmak, ya da özel görevlendirmelerle birebirde baskıyı artırmak olabilirdi.Fakat Laboral’i savunarak tutmak mümkün olmadı. İkinicisi ve daha enteresanı, Fenerbahçe’nin neden tempoyu ısrarla yukarıda tuttuğuydu. Daha az şut kullanabilir, pota altını sırtı dönük oyunlarla zorlayabilir, topun sahayı dolaşma hızını geçici süreliğine düşürebilirdi. Obradovic, basın toplantısında bu problemden bahsettiği ama fazla ayrıntıya girmeden, ‘Oyuncularım uyuyordu, uyandılar, kendilerinde değillerdi’ demekle yetindi. Olaylar bu şekilde gelişirken Obradovic’in, geçen seneki yarı finalde ünlü Real Madrid çeyreğinde de olduğu gibi pek de müdahele etmeyip olayları akışına bırakmasını izlemek şaşırtıcıydı. 
Elbette her şeye rağmen, gene daha geniş kadro olanaklarına sahip olan takım kazanacaktı. Bu da bizi, gene başta bahsettiğim ‘rekabet ve kalite’ ikisine geri getiriyor. Küçük ve orta ölçekli Euroleague kulüplerinin, kendisinden büyük takımlara karşı verdiği mücadelenin bu seneki yansımaları genellikle olumlu olmakla birlikte, son noktada gene favorilerin kazandığını görmezden gelemeyiz. Brose Baskets’in, Khimki’nin ya da Kızılyıldız’ın, hep belirleyici anlarda karşı karşıya kaldıkları bu ‘yetersizlik’ sorunu nasıl aşılacak sorusu, halen karşımızda duruyor. 
Finalde neler olabilir? Açıkçası Fenerbahçe için durum her bakımdan avantajlı.Ciddi bir ‘stres testi’ni biraz zor da atlattılar ve bu, kaybetme sendromunu aşmalarına yardımcı olacaktır. Üstelik CSKA’nın yarı finaldeki görünümünü de Fenerbahçe için cesaret verici. Her ne kadar CSKA, psikolojik on sayılık fark eşiğinde güvenli konumunu hemen hemen hiç yitirmese de, Lokomotiv’i zaman zaman oyuna sokmaktan ve heveslendirmekten geri durmadı. ÖZellikle dört yıldır şampiyonluk kovalayan ve her seferinde de oyundaki üstünlüğünü bir şekilde koruyamayıp evine mutsuz dönen CSKA’nın Lokomotiv gibi artık sezon sonu yorgunluğu oyuncuların yüzüne yansımış bir rakip karşısında maçı bir türlü bitirememesi akıl alır şey değil. Bitime 5 dakika kala 15’e çıkan fark, 35 saniye kala gene 5’e iniyor ve CSKA hiçbir şey yapamıyor. Broekhoff’un üçlüğü ya da Singleton’ın tiplemesi başarılı olsa, gene kaderlerine  razı gelecekler. Bu da akıllara, bu kadar fazla final four yenilgisi yaşayan bir takımın psikolojik problemler yaşaabileceğine de işaret ediyor. Her ne kadar Fenerhbahçe favoriyse de, CSKA’nın bireysel performanslara endeksli bir takım olduğunu ve istisnai bir Hines, Teodosic ya da De Colo oyunuyla sonuca gidebileceğini görmezden gelemeyiz. Özellikle psikolojik taraftan ilginç bir final bizi bekliyor. 

Güçlenirken Zayıflamak: Sporcunun Tehlikeli İkilemi

Spor dünyası ‘Operasyon FIFA’ ve şike skandallarıylaa sarsıladursun, sporun kadim düşmanlarından doping belası, yaygınlığını iyiden iyiye artırmaya devam ediyor. Rivayet doğruysa, 1800’lerin sonunda, Choppy Warburton isimli ‘menajerin’ gizemli iksirleriyle başlamış sayabileceğimiz bu tehlikeli yakınlaşma, günümüze gelindiğinde artık tutkulu ama yıkıcı bir aşk hikayesine dönüşmüş vaziyette. Neredeyse her büyük başarı, üzerinde bir şüphe kamburunu da taşımak zorunda ve bu paranoyak durum bizi ‘Dopingin sporla ilişkisi neden bu denli güçlendi?’ üzerine düşünmeye itiyor. Continue reading “Güçlenirken Zayıflamak: Sporcunun Tehlikeli İkilemi”

Bir Söyleşi: Basketbolun Bugünü ve Yarını

“Oyunun nasıl gelişeceği konusunda herkesin eşit söz hakkı olmalı; benim kafamdaki basketbol bu. ”

Geçtiğimiz haftanın spor gündeminin ilk sıralarındaki başlıklardan biri Fenerbahçe’nin 14 yıl sonra Final Four’da oynaması oldu.   Avrupa basketbolu konusunda Türkiye’de en doğru sözleri söyleyebilecek isimlerden Uygar Karaca haliyle bu haftaki Pazar sohbetimizin konuğu oldu.  Eurosport’un deneyimli spikeri ve basketbol yorumcusu Uygar Karaca ile  sadece Fenerbahçe’nin sahadaki performansını konuşmakla kalmadık.   Euroleague’in tekelci yapısı, şampiyonluğa oynayan takımların geriye kalan takımları alt yapısı gibi görmesi, tüketim odaklı toplumsal yapının basketbola yansıması da söyleşimizin ana uğrak noktaları oldu. 

Röportaj: Arat Saadetyan / vivaspor

Continue reading “Bir Söyleşi: Basketbolun Bugünü ve Yarını”

Kuzeyin Geç Parlayan Yıldızı: İzlanda

Yaklaşık 300,000 kişinin yaşadığı bir ada olmasına rağmen, yıllarca Avrupa’nın büyük liglerine oyuncu ihraç etmekte hiç de zorlanmayan İzlanda, sonunda milli takımlar düzeyinde de dikkat çekmeyi başardı. Dört dörtlük İsviçre maçı izleyenleri hayrete düşürürken ve Dünya Kupası’na bu kadar yaklaşmışken baraj maçında kaybedilen Brezilya bileti, sadece İzlandalı değil, tüm futbolseverleri bir parça üzdü. Ne var ki 90larda FIFA sıralamasının ilk 30larını zorlayan İzlanda, 2000lerde yaşadığı büyük düşüşten sonra yeni yıldızları ve potansiyeli yüksek gençleriyle geleceğe umutla bakabiliyor.

Continue reading “Kuzeyin Geç Parlayan Yıldızı: İzlanda”

Afrika Kimin Suçu?

Başıyla sonuyla kavgası gürültüsü eksik olmayan 30. Afrika Uluslar Kupası’nda finale geldik  nihayet. Tabi siz onu bir de kupayı takip edenlere sorun. Ebola gölgesinde,  zoraki evsahipliği macerasına  atılmaya son anda karar veren,  son saniyelerdeki tartışmalı bir penaltıyla,   bir hakemin kariyerini sona erme noktasına getiren çeyrek finali geçen  Ekvator Ginesi’nin rüyası sonunda tatsız bitti. Turnuva boyunca, sık sık stadyumların önünde ‘maça girme savaşı’ verirken  kendini polisle çatışıyor halde bulan evsahibi taraflarlar, Gana’ya yenilince çılgına dönüp taşlı sopalı saldırıya geçti. Çevresindeki akılalmaz şiddet olaylarını, bir TV ya da bilgisayar ekranından ‘hımm, ne entersan’ diye izleyip,  yeterince duyarlı davrandığı kanısına varınca  sıkılıp, kanalı ya da sayfayı değiştiren biz uygar insanlara,  burada şu soruyu sormak düşüyor: Yaşananlardan kim sorumlu sahi? 

Continue reading “Afrika Kimin Suçu?”

Futbol ve Anti-Futbol:Taraflı bir İkilik

Dünya Kupası’nın yine en popüler temalarından biri hak ve adalet üzerine. Robben’in kazandırdığı haksız penaltı(lar?), Kosta Rika’nın elenişi, ‘iyi’ ve ‘keyifli’ oynayanların bir bir elenmesi, oyunu ‘çirkinleştiren’.2 Arjantin’in finale gelişi. Kupa’nın başından beri ortalıkta dolaşan bir mit var:’Tarihin en iyi Dünya Kupası’. Zaten günümüzde sürekli tarihi yeni baştan yazma durumu mevcut. Hangi kıstasa göre ‘en iyi’ olmak? Futbolu nasıl kaybediyoruz? Oynamaya çalışanın oynatmamaya çalışana karşı mücadelesi biçiminde görüp, anti futbola lanetler okuyarak mı? Yoksa tüm bunları, yani keyif unsuru üzerinden yaptığımız bir ‘iyi futbol-kötü futbol’ analizini hakim kılarak mı? Continue reading “Futbol ve Anti-Futbol:Taraflı bir İkilik”

Bir Dünya Futbolu Hikayesi: Bize Ayrılan Sürprizin Sonu

Hep sürprizlere ayrılan yer bellidir aslında. Herkes alkışlar Kamerun’u, Cezayir’i, Kolombiya’yı, Bulgaristan’ı, isveç’i, ABD’yi, Türkiye’yi, Hırvatistan’i, Senegal’i, G. Kore’yi ve tabi Kosta Rika’yı. Daha var mı unuttuğum bilmiyorum.  Benim yaşım bunlara yetiyor. Kendimize dürüst olalım. Bunlar, kazanıp kazanıp, ‘sonunda’ kaybetmeleri beklenenlerdir. Bir yerde bitmesi gereken romantik bir hikayedir bunlar. Bilim falan bunu emreder. Baskın anlatı böyle söyler. İşler kızıştı mı, ancak kodamanların söz söyleme hakkı vardır. Diğerleri turnuva için bir renk olurlar sadece. Kendilerine ayrılan sürprizin sonuna gelmişlerdir. FIFA ve sponsporları için rekabet bir marka değeri öğesiyse, marjinal faydalarının sıfırlarındığı bir yer vardır bunların. ‘İtiraza da luzüm yok. Kosta Rika’nın elenmesi gerekiyordu ve elendi’ derler, daha iyi olan kazandı. Nasıl daha iyi olduğunun önemi yok. Neyi daha iyi yaptığının da öyle. Hadi uzatma, artık bitti işte. Şimdi önümüzdeki maçlara odaklanalım.

Continue reading “Bir Dünya Futbolu Hikayesi: Bize Ayrılan Sürprizin Sonu”